“Aparat” kelimesi Türk Dil Kurumu’nun resmî tanımında “herhangi bir aracın çeşitli amaçlarla kullanılmasını sağlayan parça” olarak açıklanmaktadır. İngilizcede apparatus karşılığıyla kullanılan bu kavram, yalnızca teknik veya mekanik unsurları değil; bir gücün kendi hedefleri doğrultusunda işlev kazandırdığı tüm araçları ifade etmektedir. Tanımda yer alan “çeşitli amaçlarla kullanılması” vurgusu, bu çalışmanın kavramsal çerçevesini oluşturmaktadır.
Ortadoğu bağlamında “aparat” kavramı, küresel ve bölgesel güçlerin doğrudan askeri veya siyasi müdahaleler yerine, sahada kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yönlendirdikleri devlet dışı silahlı yapıları tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu yapılar kimi zaman açık terör örgütleri, kimi zaman ise farklı isim ve söylemlerle meşrulaştırılmış aktörler olarak sahneye sürülmüş; ancak işlevleri değişmemiştir. Temel amaç, bölgenin enerji kaynaklarını, siyasal dengelerini ve toplumsal yapısını kontrol altında tutmaktır.
Yaklaşık bir asrı aşkın süredir Ortadoğu coğrafyasında kalıcı bir istikrardan söz etmek mümkün değildir. Bu kronik istikrarsızlığın temel nedenlerinden biri, modern dünyanın en stratejik enerji kaynağı olan petrolün küresel güç dengelerini köklü biçimde değiştirmesidir. Nitekim 1859 yılında Edwin Drake’in ABD’nin Pennsylvania eyaletine bağlı Titusville kentinde açtığı ve petrolün yüzeye fışkırdığı kuyu, tarihte ilk modern petrol kuyusu olarak kabul edilmektedir.
Bu keşifle birlikte petrol, yalnızca bir enerji kaynağı olmaktan çıkmış; sanayi üretiminin, askeri gücün ve devlet kapasitesinin temel unsuru hâline gelmiştir. Petrolün sağladığı ekonomik ve stratejik avantajlar, onu devletlerin dış politikalarını, ittifaklarını ve savaşlarını şekillendiren bir güç aracına dönüştürmüştür. Bu nedenle petrolü elde etmek, kontrol altında tutmak ve sürdürülebilir biçimde yönetmek adına insanlık tarih boyunca her yolu denemiş; çoğu zaman hukuk, ahlak ve insan hayatı ikinci plana itilmiştir
Ortadoğu, dünya kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık %48– 50’sine sahip olması nedeniyle, 20. yüzyılın başlarından itibaren küresel güç mücadelesinin merkezinde yer almıştır. Irak, Suudi Arabistan, İran, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri; hem rezerv büyüklükleri hem de düşük üretim maliyetleri sayesinde küresel enerji piyasalarında belirleyici aktörler hâline gelmiştir. Petrol, bölge açısından bir refah kaynağından ziyade; askeri müdahaleler, darbeler, iç savaşlar ve vekâlet çatışmalarıyla beslenen istikrarsızlığın ana tetikleyicisi olmuştur.
Bu istikrarsızlığın en belirgin yaşandığı ülkelerden biri Suriye’dir. Suriye’de petrol arama faaliyetleri, 1930’lu yıllarda Fransız manda yönetimi döneminde başlamış; ancak petrolün dünya piyasalarına dâhil olması ve ticari anlamda değer kazanması, 1960’lı yılların sonu ile 1970’li yıllarda Baas rejimi döneminde gerçekleşmiştir. Özellikle 1963 darbesi sonrasında kurulan Baas yönetimi, petrolü devlet gelirlerinin önemli bir unsuru hâline getirmiştir.
1960’lı yıllara gelindiğinde Ortadoğu’da köklü bir dönüşüm yaşanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte, emperyalist güçlerin desteklediği manda yönetimleri bölgeye yerleştirilmiş; 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla Ortadoğu, kalıcı bir güvenlik ve egemenlik krizinin içine sürüklenmiştir. Bu süreç, istihbarat savaşlarının, askeri müdahalelerin ve sürekli değişen güç dengelerinin önünü açmıştır.
Ortadoğu modern tarihindeki en önemli kırılma noktalarından biri 1967 Altı Gün Savaşıdır. İsrail’in Suriye, Mısır ve Filistin topraklarında elde ettiği askeri üstünlük; Golan Tepeleri, Gazze ve Batı Şeria’nın işgaliyle sonuçlanmış, bölgedeki dengeleri kökten değiştirmiştir. Bu savaş, Ortadoğu’da güç kullanımının ve yayılmacı politikaların kalıcı hâle gelmesinin simgesel başlangıcı olmuştur.
WEREHYENA METAFORU KAOSTAN BESLENEN GÜÇ
Ortadoğu’da süreklilik kazanan çatışmalar, yalnızca askeri ve siyasi hamlelerle açıklanamayacak kadar derin bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet, tarihsel ve mitolojik sembollerle ifade edildiğinde daha anlaşılır hâle gelmektedir. Bu bağlamda “Werehyena” metaforu, Ortadoğu’da kaostan beslenen, sınır tanımayan ve sürekli genişleme eğiliminde olan güçleri tanımlamak açısından dikkat çekici bir semboldür.
Bu metafor, modern Ortadoğu siyasetinde karşılığını açık biçimde bulmaktadır. Bölgeye yönelik müdahaleler çoğu zaman “demokrasi”, “özgürlük”, “güvenlik” veya “terörle mücadele” söylemleriyle meşrulaştırılmakta; ancak bu söylemlerin arkasında sürekli çatışma üreten, sınırları ve devlet yapılarını aşındıran bir yayılmacı anlayış bulunmaktadır. Werehyena metaforu, tam da bu noktada; sürekli kriz üreterek varlığını sürdüren politik aklı temsil etmektedir.
Bu anlayış için istikrar bir hedef değil, aksine bir tehdittir. Çünkü düzenin hâkim olduğu bir coğrafyada, aparatlara ihtiyaç azalır. Oysa kaos ortamı; terör örgütlerinin, vekâlet güçlerinin ve devlet dışı silahlı yapıların devreye sokulmasını kolaylaştırır. DEAŞ ve YPG/SDG gibi yapılar, bu Werehyena zihniyetinin sahadaki yansımaları olarak değerlendirilmelidir. İsimler, ideolojiler ve söylemler değişse de işlev değişmemektedir.
Werehyena’nın beslendiği temel unsur ise petroldür. Petrol, bu zihniyet için yalnızca bir enerji kaynağı değil; savaşların finansmanı, nüfuz alanlarının genişletilmesi ve bölgesel dengelerin kontrol altında tutulması için vazgeçilmez bir araçtır. Bu nedenle Ortadoğu’da petrol bulunan her coğrafya, aynı zamanda çatışma potansiyeli taşıyan bir alan hâline gelmiştir.
Werehyena metaforu, Ortadoğu’da yaşanan istikrarsızlığın tesadüfi olmadığını; aksine, kaosla var olan ve kaosu yeniden üreten bir güç aklının sonucu olduğunu göstermektedir. Bu metafor, terör örgütlerinin neden ortaya çıktığını, neden farklı isimlerle yeniden sahneye sürüldüğünü ve neden petrolün her zaman çatışmaların merkezinde yer aldığını anlamak için güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır.
2010 yılında Tunus’ta başlayan ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç, Ortadoğu’da yeni bir harita değişikliği girişimine dönüşmüştür. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları söylemleri altında yürütülen bu süreç, özellikle Suriye’de devlet yapısının parçalanmasına yol açmış; terör örgütleri yeniden sahneye çıkmıştır. Böylece petrol, kaos ve aparat ilişkisi daha görünür hâle gelmiştir.
Bu kaos ortamının en etkili ve kullanışlı aparatlarından biri DEAŞ olmuştur. Afganistan’daki çatışmaların ardından daha elverişli bir zemin bulan örgüt, Irak ve Suriye’de hızla örgütlenmiştir. Ebu Musab ez-Zerkavi liderliğinde şekillenen DEAŞ, El-Kaide’den farklı olarak bölgesel cihat anlayışını benimsemiş ve devlet kurma ideolojisi geliştirmiştir. Kısa süreli de olsa sözde bir devlet yapılanması kurarak, petrol gelirleri üzerinden tarihte eşi benzeri görülmemiş bir terör finansmanı modeli oluşturmuştur.
DEAŞ’ın petrol gelirleri; kaçakçılık, düşük fiyatlı satışlar ve yerel aracılar üzerinden yürütülmüş, yıllık yüz milyonlarca doları aşan bir finansal kapasiteye ulaşmıştır. Bu durum, petrolün terör örgütleri için nasıl stratejik bir kaynak hâline geldiğini açıkça ortaya koymuştur.
DEAŞ’a karşı mücadele gerekçesiyle bu kez YPG/SDG sahneye çıkarılmıştır. ABD tarafından askeri ve siyasi olarak desteklenen bu yapı, Suriye’nin en büyük petrol sahalarını kontrol altına almıştır. El-Ömer, Tanak, Rmelan ve Şaddadi sahalarında günlük 60.000–90.000 varil üretim yapılmakta; bu da günlük yaklaşık 2 milyon dolar gelire karşılık gelmektedir. Petrol, ilkel rafinasyon yöntemleriyle işlenmekte ve yerel aracılar ya da dolaylı rejim anlaşmaları üzerinden pazarlanmıştır.
DEAŞ petrolü doğrudan terörün finansmanında kullanırken, YPG/SDG petrol gelirleri uluslararası koruma altında sürdürülen silahlı bir yapı finansmanına dönüştürülmüştür. Yöntem farklı, sonuç aynıdır: petrol gelirleri devlet denetimi dışında kalmış ve çatışmayı besleyen bir araç hâline gelmiştir.
Bugün gelinen noktada, Suriye petrolünün gerçek sahipleri olan Suriye halkı adına, petrol sahalarının yeni kurulan Suriye devletine devredilmesi zorunludur. 10 Mart mutabakatı çerçevesinde SDG’nin silah bırakması ve yeni devlet yapısına entegre olması; Suriye’nin yeniden inşası, bölgesel güvenlik ve terör tehdidinin ortadan kaldırılması açısından hayati önemdedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu süreçte Suriye hükümetinin yanında yer alması, sınır güvenliği ve bölgesel istikrar hedefleriyle doğrudan bağlantılıdır.
Sonuç olarak, Suriye’nin petrol sahalarının silahlı yapılardan arındırılarak devlet denetimine alınması; petrol gelirlerinin Suriye halkının refahı ve modern bir Suriye’nin inşası için kullanılması kaçınılmazdır. Aksi hâlde petrol, Ortadoğu’da istikrarsızlığın en etkili aparatı olmaya devam edecektir.
Salih AYDEMİR
WEREHYENA’NIN APARATLARI ORTADOĞU’DA DEAŞ ve SDG
YORUMLAR
