Bugün elimizde hiç olmadığı kadar fazla bilgi var. Birkaç saniye içinde dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan gelişmeden haberdar olabiliyoruz. Telefonlarımız adeta birer haber merkezine dönüşmüş durumda.
Peki böyle bir çağda gazeteciliğe hâlâ ihtiyaç var mı?
Bence hiç olmadığı kadar var.
Çünkü bugün asıl sorun bilgiye ulaşmak değil. Asıl sorun, bilgi kirliliğinin içinde doğru bilgiyi bulabilmek.
Sosyal medyada bir paylaşımın binlerce kez paylaşılması, onun doğru olduğu anlamına gelmiyor. Bir görüntünün milyonlarca kez izlenmesi, görüntünün doğru bağlamda kullanıldığını göstermiyor. Bir kişinin “Ben böyle duydum” demesi de onu haber kaynağı yapmıyor.
Tam da burada gazeteciliğin asıl sorumluluğu ortaya çıkıyor.
Gazeteci yalnızca “Ne oldu?” diye sormaz.
“Bunu kim söylüyor?”
“Kaynağı ne?”
“Başka bir kaynak tarafından doğrulanabiliyor mu?”
“Bu görüntü gerçekten bugün mü çekildi?
“Bu bilginin yayılması kimi etkiler?”
Ve belki de en önemlisi:
“Bunu yayımlamak gerçekten kamu yararına mı?”
Gazetecilik, sosyal medyada gördüğünü birkaç saniye içinde paylaşmak değildir. Gazetecilik; araştırmak, doğrulamak, farklı kaynaklara ulaşmak, gerektiğinde beklemek ve bilginin sorumluluğunu üstlenmektir.
Bugün herkes fotoğraf çekebilir, video kaydedebilir, bir olay hakkında paylaşım yapabilir. Bu, aslında gazetecilik açısından önemli bir fırsattır. Artık olayların ilk görüntülerine ulaşmak çok daha kolay. Vatandaşlar da yaşadıkları olayları görünür hale getirebiliyor.
Ancak içerik üretmekle gazetecilik yapmak arasında önemli bir fark var.
Çünkü gazetecinin elindeki bilgiyle birlikte bir sorumluluğu da vardır.
Yanlış bir haber yalnızca yanlış bir cümleden ibaret değildir. Bir insanın itibarını zedeleyebilir, toplumda paniğe yol açabilir, bir olayın yanlış anlaşılmasına neden olabilir. Hele ki sosyal medyada yanlış bilgi saniyeler içinde binlerce kişiye ulaşabiliyorsa, gazetecinin “önce ben vereyim” telaşına kapılmadan “önce doğru olduğundan emin olayım” diyebilmesi gerekir.
Belki de günümüz gazeteciliğinin en büyük sınavı tam olarak budur:
Hız ile doğruluk arasında doğru dengeyi kurabilmek.
Çünkü sosyal medya bize hızın değerli olduğunu öğretti. Fakat gazetecilik bize başka bir şeyi hatırlatmak zorunda: Hızlı olmak her zaman doğru olmak değildir.
Bir haberi ilk veren kişi olmak elbette önemlidir. Fakat yanlış bir haberi ilk veren kişi olmanın hiçbir anlamı yoktur.
Gazeteciliğin gücü, herkesten önce konuşmasından değil; konuştuğunda söylediklerinin arkasında durabilmesinden gelir.
Bu nedenle bugün gazeteciliğin bittiğini değil, değiştiğini düşünüyorum.
Gazetecinin çalışma alanı artık yalnızca gazete sayfaları, televizyon ekranları veya haber merkezleri değil. Telefon ekranları da artık gazeteciliğin en önemli alanlarından biri. Fakat araçlar değişirken mesleğin temel ilkeleri değişmemeli.
Doğruluk, tarafsızlık, kamu yararı, kaynak güvenilirliği ve etik sorumluluk…
Bunlar değişmediği sürece gazetecilik de varlığını sürdürecek.
Belki bugün herkes haber paylaşabiliyor.
Ama herkes haberin sorumluluğunu taşıyamıyor.
İşte gazeteciliği değerli yapan da tam olarak bu.
Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bir çağda gazetecinin değeri azalmaz; tam tersine, doğru bilgiyi yanlıştan ayırabilme becerisi daha değerli hale gelir.
Çünkü bazen bir haberin değeri, ne kadar hızlı yayıldığında değil; ne kadar doğru olduğunda saklıdır.