Orta Doğu’da Yeni Savaş Denklemi: İsrail–ABD Hamlesi ve İran’ın Stratejik Direnci Siyonist katil İsrail 2025 yılında başlattığı “Yükselen Aslan Operasyonu” Orta Doğu’daki güç dengelerini kökten değiştirmeyi amaçlayan yeni bir saldırı Kaos Doktrininin başlangıcı oldu. Tarihe “12 Gün Savaşları” olarak geçecek bu süreç, aslında bölgedeki büyük güç mücadelesinin sadece ilk perdesiydi. İkinci perde ise “Kükreyen Aslan” ismi ile 28 Şubat 2026 tarihinde başlatıldı. İsrail kendisine stratejik ve askeri destek sağlayan ABD ile İran’a yönelik yeni bir saldırı dalgası oluşturdu. Saldırıların ilk günlerinde İran’ın istihbarat zafiyetlerinden faydalanan İsrail güçleri çok sayıda üst düzey İranlı yetkiliyi hedef alarak katletti. İran devletinin dini lideri Ayetullah Hamaney’in ilk saldırılarda vurulması operasyonun en kritik gelişmelerinden biri olarak tarihe geçti. ABD Başkanı Trump ve İsrail yönetimi bu saldırıyı bir stratejik başarı olarak duyurdu. Ancak savaşın ilk şok dalgası geçtikten sonra ortaya çıkan tablo bu iddiaların gerçekliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu. İsrail ve ABD’nin temel beklentisi İran’da siyasi bir kırılma yaşanmasıydı. Planlanan senaryo oldukça açıktı dini liderin öldürülmesiyle İran toplumunun psikolojik olarak sarsılması dış destekli kışkırtmalarla sokak hareketlerinin başlaması ve nihayetinde rejimin içerden çökmesi. Fakat savaşın üzerinden geçen yaklaşık on gün sonunda görülen tablo farklıdır. İsrail ve ABD bekledikleri hızlı zaferi elde edememiştir. Bunun en önemli nedeni İran yönetim sisteminin tek bir lider figürüne bağlı olmayan kurumsal bir yapıya dayanmasıdır. İran devleti merkezi otoritenin yanında valilikler ve bölgesel yönetim mekanizmaları üzerinden çalışan çok katmanlı bir yönetim sistemi kurmuştur. Bu yapı ilk şok saldırılarının ardından devlet mekanizmasının tamamen dağılmasını engellemiş ve rejimin direnç göstermesini sağlamıştır. İran’ın ikinci stratejik hamlesi ise daha dikkat çekicidir. İran yönetimi, doğrudan İsrail yerine bölgesel dengeyi değiştirecek şekilde ABD askeri üslerinin bulunduğu bölgelere yönelik baskı stratejisi uygulamaya başlamıştır. Bu hamle Orta Doğu’daki birçok ülkede ciddi bir güvenlik paniği yaratmış ve savaşın kontrolsüz biçimde genişleyebileceği endişesini artırmıştır. İran bir kez daha stratejik bir denge oluşturmayı başardı. Bu strateji İran’ın uzun süredir uyguladığı zamana yayılmış savaş doktrini ile uyumludur. İran yönetimi hızlı bir zaferden ziyade uzun süreli bir yıpratma savaşıyla rakiplerini stratejik hatalara zorlamayı hedeflemektedir. Bu noktada İran’ın bir diğer hedefi daha belirgin hale gelmektedir: İsrail ve ABD’yi karasal bir savaşa çekmek. İran ordusu, özellikle İran Irak savaşında elde ettiği tecrübeler nedeniyle kara savaşına dayalı uzun süreli çatışmalarda kendisini güçlü görmektedir. Bu nedenle savaşın hava saldırıları düzeyinden çıkarılıp kara savaşına dönüşmesi İran için stratejik bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu savaşın bölgesel etkileri yalnızca İran ve İsrail ile sınırlı değildir. Bölgedeki en kritik aktörlerden biri Türkiye Cumhuriyeti olacaktır. Olası bir karasal savaş senaryosunda Siyonist İsrail ve ABD’nin sahadaki vekil güçleri olarak görülen PJAK ve Suriye’deki SDG unsurları Irak üzerinden Kuzey Irak’a yönlendirilmiştir. Bu unsurların önemli bir kısmının PJAK örgütü ile hareket etmek üzere bölgede toplandığı değerlendirilmektedir. Bölgede güçlü bir askeri ve siyasi etkiye sahip olan Türkiye’nin burada oluşabilecek bir Kürt yapılanmasına veya ileri amaçlı girişimlere izin vermeyeceğini çok iyi analiz eden İran rejimi Türkiye ile ilişkilerini sıkı tutmaya çalışacaktır. Türkiye devleti ise Suriye’de edindiği tecrübeler doğrultusunda bölgede oluşabilecek tehditlere karşı hızlı ve sonuç alıcı hamleler yapma eğiliminde olacaktır. Bu kapsamda Türkiye’nin PJAK veya PKK unsurlarına karşı gerek hava saldırılarıyla gerekirse karasal operasyonlarla müdahale etmesi olasıdır. PJAK ve PKK gibi terör unsurlarını kendileri açısından etkili bir kara savaş aracı olarak gören İsrail ve ABD, Türkiye’nin böyle bir müdahalede bulunmasını engellemek amacıyla Türkiye içinde iç siyaset üzerinden kargaşa yaratmaya çalışabilir. Bu bağlamda Mossad unsurları aracılığıyla özellikle Diyarbakır ve bazı doğu illerinde provokatif gösteriler organize edilmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Daha ileri bir senaryo olarak Kuzey İran ve Irak’taki bazı Kürt yerleşimlerinde Mossad tarafından gerçekleştirilebilecek saldırıların İran rejiminin üzerine atılması ve bu yolla Türkiye içinde kargaşanın körüklenmesi de mümkün bir provokasyon yöntemi olarak değerlendirilebilir. Bunun yanında Türkiye’nin güvenliği açısından vazgeçilmez öneme sahip olan Akdeniz ve Kıbrıs hattında İsrail’in yeni hamleler yapması da muhtemeldir. Bu durum Türkiye’nin dikkatini farklı alanlara dağıtmayı hedefleyen ikinci bir stratejik planın parçası olabilir. Bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzey Kıbrıs’ın güvenliği için F-16 savaş uçaklarını bölgeye konuşlandırarak Kıbrıs hava sahasında güvenlik amaçlı uçuşlar gerçekleştirmesi olası bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Bu uçuşların temel amacı Türkiye ile Kıbrıs arasındaki hava sahasını korumanın yanında, Kıbrıs’ın güneyinde yer alan Lübnan ve İsrail sınırlarına kadar uzanan Doğu Akdeniz alanında kontrol sağlamaktır. Muhtemelen bahar ayları yaklaşırken Türk Silahlı Kuvvetleri bu bölgede bir deniz ve hava tatbikatı da gerçekleştirebilir. Sonuç olarak Türkiye çevresinde hızla büyüyen bu jeopolitik kriz ortamında son derece hassas bir stratejik denge içinde hareket etmek zorundadır. Doğru hamlelerle hem ulusal güvenliğini korumak hem de bölgesel istikrarın oluşmasına katkı sağlamak Türkiye için hayati önem taşımaktadır. Bölge yeni bir savaşın eşiğinde olabilir. Ancak bu savaşın sonucunu belirleyecek olan yalnızca askeri güç değil stratejik akıl ve doğru zamanlamadır.