Türkiye'de şöyle bir algı var: Psikiyatriye gitmek deliliktir.
Eski zamanlardan kalma bir bakış açısı gibi gelse de maalesef hâlâ yaşıyor. Üstelik sistem de insanları buna zorluyor. Bir hastalık tanısı aldığınızda iş bulmanız zorlaşıyor, bazı kişilerle ilişkiniz sekteye uğruyor, hatta tanınız size hakaret olarak geri dönüyor. ‘
Şizofren misin sen?' cümlesi, psikiyatriye giden herkesi deli ilan ederek, bugün insanların ruhsal acılarını küçümsemenin basit bir yolu haline gelmiş.

Oysa eskiden mahallemizin delileri vardı. Evet, belki tam anlamıyla anlamıyor olsak da en azından onları dışlamıyorduk. Mahalle çocukları onlarla konuşur, bakkalın karısı onlara ekmek verirdi; toplum birlikte taşırdı o yükü. Delinin halinden nispeten anlamakla başlayan kültürümüz, gelişmekle iyiye gitmesi gerekirken, nasıl oldu da tanıları küfre dönüştürmekte sabit kaldı? İnsan düşünmeden edemiyor.

İşte bu küfür haline gelmiş yaklaşım, insanları saklanmaya zorluyor. Çünkü insan zihni, dağılmayı ve dışlanmayı hayati bir tehlike gibi algılıyor. Bu yüzden saklanmayı, gizlenmeyi seçiyoruz. Damgalanma korkusu, iyileşmenin önündeki en büyük engel oluyor. İnsan kendini anlatmak için gereken enerjisini saklanmaya çalışarak tüketiyor.

E tabi bu korku her gün aklımızdan geçen o soruya yansıyor: “Psikiyatriye gidiyorum, deli miyim ben?” Tabii ki değilsin. Ama kişilik bozukluğun olabilir ve bunun için desteğe ihtiyacın olabilir. Hepimizin olabilir.

Peki nasıl bir destek? Hep ilaçla mı? Hayır. İşte burada en çok karıştırılan ve korkulan kısma geliyoruz: Psikiyatride evet, beyin yapısını bozan bazı hastalıklar için ilaç desteği gerekir. Ama kişilik bozuklukları adında ayrı bir hastalık grubu da vardır. Yıllarca bu hastalar 'tedavi edilemez' denilip kaderlerine terk edilmişlerdi. Oysa artık biliyoruz ki bu doğru değil. Günümüzde teknolojik gelişmeler sayesinde psikoterapinin kişilik bozukluklarını tedavi edebildiği kanıtlandı.

Bilim net: İnsan anlaşıldığını hissettiğinde iyileşmeye başlıyor. Beyin kendini yeniliyor, ilişkiler değişiyor. Bebek annesinin kollarında nasıl rahatlarsa, hasta da terapistin yanında öyle rahatlıyor. Güven gelince iyileşme de geliyor.

Bu empati meselesi bizim kültürümüze hiç yabancı değil aslında. Köy odasındaki gece boyu sohbetler, misafir odasında kahve başında açılan yürekler, komşu bahçesinde söylenen sırlar... Mürşit nasıl dervişini dinlerdiyse, meddah nasıl halkı hikayelerle şifalandırırdıysa... Hepsi tedaviydi, fark etmeden. Bizim ecdadımız biliyordu: İnsan anlaşılınca iyileşir.

Ama şu soruyu sormak lazım: Madem böyle iyileştirici geleneklerimiz vardı, neden bugün kişilik bozuklukları bu kadar çok? Demek ki ilişkilerimizi bozan, güveni kıran şeyler de olmuş. İşte terapistin işi burada başlıyor. Geçmişin kırık parçalarını teker teker topluyor, eski düğümleri sabırla çözüyor. Onların yerine yeni, sağlıklı bağlar kuruyor. İnsan, yaralı ruhunu şifalandıracak yeni bir dil öğreniyor terapide.

Doğru, kültürümüzde iyileştiren güzellikler vardı ama aynı zamanda kişilik bozukluklarının tohumlarını eken bozuk ilişkiler de vardı. Bu tohumlar nasıl ekildi, nerede büyüdü? Bunları konuşmadan iyileşemeyiz. ‘Tedavi edilemez’ denilen dönem kapandı. Terapi hem ruhu hem beyni değiştirebiliyor.
Öyleyse şu soruyu soralım: Bizi biz yapan güven bağları nerede ve kimlerin elinde koptu?”