ABD-İran Gerilimi ve Türkiye'nin İnce Dengesi

Ortadoğu’da uzun yıllardır devam eden krizlerin merkezinde yer alan ABD ile İran arasındaki gerilim, yalnızca iki devlet arasındaki bir anlaşmazlık değildir. Bu gerilim, aynı zamanda bölgesel güç dengelerini şekillendiren ve Türkiye gibi ülkeleri doğrudan etkileyen yapısal bir rekabetin ürünüdür.

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki düşmanlığın kökleri 1979 İran Devrimi’ne kadar uzanmaktadır. Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin basılmasıyla başlayan süreç, diplomatik ilişkilerin kopmasına ve karşılıklı güvensizliğin kalıcı hale gelmesine yol açmıştır. O tarihten bu yana iki ülke arasında dönem dönem yumuşama girişimleri görülse de, kalıcı bir normalleşme sağlanamamıştır.

Bugün yaşanan gerilim yalnızca nükleer program tartışmalarından ibaret değildir. İran, Ortadoğu’da etkisini artırmaya çalışan bölgesel bir güç olarak hareket ederken, ABD ise bölgede kurduğu düzeni korumaya çalışmaktadır. Bu durum, taraflar arasında klasik bir güç mücadelesi doğurmaktadır.

Ancak dikkat çekici olan nokta şudur: Tüm krizlere rağmen ABD ile İran doğrudan savaştan sürekli olarak kaçınmaktadır. Bunun nedeni, böyle bir savaşın sonuçlarının her iki taraf için de öngörülemez olmasıdır.

Türkiye ise bu gerilimin tam ortasında yer alan bir ülkedir.

Bir yandan NATO üyesi olarak Batı ittifakının parçası olan Türkiye, diğer yandan İran ile uzun bir sınırı paylaşan komşu bir devlettir. Bu nedenle Ankara'nın dış politikası, zorunlu olarak bir denge arayışına dayanmaktadır.

Türkiye için İran sadece bir komşu değildir; aynı zamanda önemli bir enerji tedarikçisi ve ticaret ortağıdır. Buna karşılık ABD ise Türkiye'nin en önemli stratejik müttefiklerinden biridir. Bu iki ilişki arasında tercih yapmak Ankara açısından gerçekçi değildir.

Bu nedenle Türkiye'nin izlediği politika çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Oysa Ankara'nın amacı taraflardan birini seçmek değil, bölgesel bir çatışmanın önüne geçmektir.

ABD ile İran arasında çıkabilecek büyük bir savaşın en ağır sonuçlarını yaşayacak ülkelerden biri Türkiye olacaktır. Yeni bir göç dalgası, enerji krizleri ve ekonomik dalgalanmalar Türkiye'yi doğrudan etkileyecektir.

Bu nedenle Türkiye açısından en rasyonel politika, gerilimin azaltılması ve diplomatik çözüm yollarının desteklenmesidir.

Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanması kısa vadede zor görünmektedir. Ancak Türkiye’nin denge politikası, bu belirsiz ortamda en gerçekçi seçenek olmaya devam etmektedir.

ABD-İran gerilimi büyük güçlerin mücadelesi olarak görülebilir. Fakat bu mücadelenin sonuçlarını en çok hissedenler, çoğu zaman bölge ülkeleri olmaktadır.

Türkiye açısından bir diğer önemli mesele ise güvenlik boyutudur. İran’da yaşanabilecek ciddi bir istikrarsızlık yalnızca siyasi sonuçlar doğurmayacak, aynı zamanda sınır güvenliği ve göç hareketleri bakımından da Türkiye’yi doğrudan etkileyecektir. Son yıllarda yaşanan bölgesel krizler, Ortadoğu’daki her sarsıntının Türkiye’ye kısa sürede yansıdığını açık biçimde göstermiştir.

Bu nedenle Ankara’nın İran’a yönelik yaklaşımı yalnızca diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda bir güvenlik zorunluluğudur. Türkiye, doğu sınırında güçlü fakat istikrarlı bir devlet yapısının varlığını kendi güvenliği açısından önemli görmektedir. İran’da ortaya çıkabilecek bir devlet krizi, yeni güvenlik sorunlarının yanı sıra ekonomik kayıpları da beraberinde getirecektir.

Öte yandan Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler tamamen sorunsuz değildir. Suriye ve Irak sahasında iki ülke zaman zaman farklı politikalar izlemekte ve bölgesel nüfuz alanları konusunda rekabet etmektedir. Buna rağmen Ankara ve Tahran, rekabet ile işbirliğini aynı anda yürütebilen nadir aktörler arasında yer almaktadır. Bu durum Türk dış politikasının pragmatik karakterini göstermektedir.

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri de bu denklemde belirleyici bir rol oynamaktadır. Türkiye, Batı ittifak sisteminin bir parçası olmayı sürdürürken aynı zamanda bölgesel gerçeklikleri göz ardı edememektedir. Bu nedenle Ankara’nın dış politikası çoğu zaman bir tercih politikası değil, bir denge politikası olarak şekillenmektedir.

Gelecek dönemde ABD ile İran arasındaki ilişkilerin yönü, yalnızca bu iki ülkeyi değil, tüm bölgeyi etkilemeye devam edecektir. Nükleer müzakerelerin yeniden canlanması ihtimali kadar gerilimin yeniden tırmanması ihtimali de masada durmaktadır. Bu belirsizlik ortamı, Türkiye gibi bölgesel aktörlerin daha dikkatli ve esnek politikalar izlemesini zorunlu kılmaktadır.

Türkiye’nin çıkarı, ne ABD ile İran arasında keskin bir kamplaşmanın derinleşmesinde ne de bölgesel bir savaşın ortaya çıkmasındadır. Türkiye açısından en rasyonel seçenek, diplomasinin güçlendirilmesi ve gerilimin kontrol altında tutulmasıdır.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, uluslararası siyasetin yalnızca büyük güçlerin rekabetinden ibaret olmadığını göstermektedir. Bölgesel aktörlerin izlediği politikalar da en az büyük güçlerin stratejileri kadar belirleyici hale gelmiştir.

Türkiye’nin önündeki temel mesele, bu zorlu coğrafyada kendi çıkarlarını korurken aynı zamanda istikrarı destekleyen bir politika izleyebilmektir. Bu kolay bir görev değildir; ancak Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği denge arayışı, bu zorluğun yönetilebileceğini göstermektedir.

ABD-İran gerilimi muhtemelen kısa vadede sona ermeyecektir. Ancak Türkiye açısından önemli olan, bu gerilimin dışında kalabilmek ve ortaya çıkabilecek krizlerin etkilerini en aza indirebilmektir.

Büyük güçler arasındaki rekabet devam ederken Türkiye’nin başarısı, taraflardan birine yaklaşmakta değil; kendi stratejik aklını koruyabilmesinde yatmaktadır.

Çünkü bu coğrafyada ayakta kalabilen devletler, en güçlü olanlar değil; en dengeli davranabilenler olmuştur.