Reklamı Geç
Advert
Advert
Nisa Sayar ile Kahverengi Koltuk
Nisa Sayar ile Kahverengi Koltuk
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mesut Doğan'ı ağırladık.
Advert

Nisa Sayar ile Kahverengi Koltuk'un bu haftaki konuğu Doğan Çağatay'dı.

Mesut Doğan kimdir? Mesut Doğan’ın siyasi hayatı hangi süreçlerden geçerek bu noktaya gelmiştir?

Kendimizle alakalı çok kısa tanımlama yapacak olursak ben 1972 Tokat doğumluyum. Ankara Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi mezunuyum, bu anlamda ticaretle meşgalemiz var. 4 çocuk babasıyım ve şu anda da Saadet Partisi Teşkilatları Genel Başkan Yardımcısı görevini ifa etmeye çalışıyorum. Modern tabir ile CV dolduracak olursam çok memnuniyetle iftihar ederek yazacağım şeyler: Milli Görüşün partileri içerisinde Refah Partisi döneminde sandık başkanlığını yaptım. Fazilet Partisi döneminde ilk yönetim kurulu üyeliğini yaptım. Saadet Partisi döneminde ilçe başkanlığı yaptım. Ondan sonra il başkanlığı yaptım daha sonra idare kurulu üyeliği yaptım. Bugün de başkan yardımcılığını yapmaya çalışıyoruz inşallah.

Erbakan sonrası Saadet Partisi’nin siyasi çizgisi nasıl şekillendi?

Erbakan Hocam bu hareketin kurucusu. Bu anlamda elbette ki bir parti genel başkanı gibi göremeyiz. Ama bildiğimiz bir gerçek var biz biliyorduk ki zaten Erbakan Hoca bir insandı her insan gibi ahirete hicret edecekti. Ama onun beslendiği kaynak ve ortaya koymuş olduğu fikirler kıyamete kadar devam edecek. Birileri dedi ki 28 Şubat bin yıl devam edecek, bir yıl devam etmedi, etmez de. Ama Milli Görüş kıyamete kadar devam edecek bunu da kimse durduramaz. Bu anlamda hocamızın da ifade ettiği hocamızın da çok iyi bildiği şey bu düşünce alt yapısının kıyamete kadar devam edeceği. Saadet Partisi’ni güçlü kılan 50 yıldır çizgisinde, bakış açısında hiçbir farklılığın olmamasıdır. Mesela bugün bana birisi sorsa dese ki ya Saadet Partisi çok gündemde, bunun nedeni nedir? Yüzlerce neden söylenebilir ama en önemli neden istikrarıdır. Prensiplerinden asla taviz vermemiş olmasıdır. İkincisi sabırlı olmasıdır, üçüncüsü samimi olmasıdır. Biz hiçbir dönemde oy kapalım diye, günü kurtaralım diye hareket etmemişizdir. Ve bu kadar ilkelerine bağlı parti olarak, şartlar bizi parti mi ülke mi noktasına getirdiğinde biz hep ülkeyi tercih etmişizdir. Zaten bugün Türkiye ne çekiyorsa ülkesinden daha çok partisini seven siyasetçilerden çekiyor.

16 Nisan referandumu ve sonrasında özellikle Ak Parti kanadı tarafından “şer ittifakı ve milli ittifak” adında bir kategorize yöntemi oluşturuldu. Saadet Partisi’nin, 16 Nisan’da yekten “evet” demeyeceğini bildirmesi üzerine Milli Görüş cephesi “şer ittifakı” diye adlandırdıkları HDP-İP-CHP bloğuna itilmeye çalışıldı. Bu halen de devam ediyor. Saadet Partisi’ne yönelik ciddi bir saldırı söz konusu. Bu nedir, ne amaçlanıyor?

Şimdi burada öncelikle bizim kültürde oturmuş bir gelenek vardır. Bu gelenekte bir kişi evladına, bir kişi kendine, bir kurum kendine istediği ismi takma hakkına sahiptir. Yani ben evladıma istediğim ismi takabilirim. Bir firma, bir işyeri kurdum istediğim ismi takabilirim. Ama bizim geleneğimizde başkasına lakap takmak çok çirkin bir hadisedir. Bu hak kimsede yoktur yani. Sen cumhur mu dersin milli mi dersin ne dersen de buna karışmayız ama karşındaki partiye, karşındaki ittifaka veya karşında oluşan bir gruba sen bir lakap takmaya kalkarsan sana haddini bildirirler. Bu çok çirkin bir hadisedir. Yaptın ne oldu? Referandumda yaptın ne oldu? Daha kötü bir duruma geldin. O yüzden biz özellikle bu ülkede şunu bileceğiz Türkiye’de yaşayan bütün insanlar AKP’li olur mu, hepsi CHP’li olur mu, hepsi MHP’li olur mu, hepsi SP’li olur mu? Olmaz. O zaman birlikte yaşamasını bileceğiz. Belki de bu tarz bir siyaset yani kutuplaştırma tarzı bir siyaset birilerinin bir koltukta oturmasını bir gün daha temin edebilir ama gerçekten perişan eder ve hayırla yâd edilmezler. Bu anlamda şu ana kadar konuştuklarımızı komplesine en büyük delil teşkil edecek durumumuz 16 Nisan referandumunda olmuştur. 16 Nisan’da biz Türkiye’nin psikolojik olarak ikiye bölünmesini engelledik. Bugün de hala Saadet Partisi’nin öyle işlevsel bir özelliği oluştu ki Türkiye’de yaşayan tüm insanların, Türkiye’deki bütün partilerin, Türkiye’deki bütün cemaatlerin, bütün grupların arasında köprü vazifesi görecek tek hareket Saadet Partisi kalmıştır. Buna da kim ne lakap takarsa taksın ya da hangi niyetle ne söylerse söylesinler biz bu görevi inancımızın bir talimatı, tarihin sırtımıza yüklemiş olduğu bir misyon olarak görürüz. Biz taraf olmayız. Çünkü bu ülke taraflaşmaktan, kutuplaşmaktan çok çekti, onun farklı bir versiyonunu oluşturmaya çalışanlara da asla alet olmayız, gücümüz varsa izin de vermeyiz. Bundan dolayı biz o günkü duruşumuz ülkenin faydasına olduğu halde, birilerinin kendi rakamsal oylarına zarar verdiğinden dolayı yapmış oldukları eleştiri, takmış olduğu lakapların hepsi kendi boyunlarında aksesuar olarak kalmıştır. Benim şimdi siyasi olarak bir yürüyüşüm var, bu yürüyüşümün bazı noktaları Ak Parti ile kesişebilir, bir konuda Ak Parti ile aynı düşüncede olmam beni Ak Parti’li yapmaz. Bir konuda fikirlerimizin CHP ile örtüşmesi beni CHP’li yapmaz. Bir konuda BBP ile aynı fikirde olmamız beni BBP’li yapmaz, bu güzelliktir. Burada ben mantık yürüterek şunu da yapmak istemem yani, AKP ile CHP’nin bir araya geldiği çok mesele var, anlaştığı çok mesele var ya da alçakça darbe girişiminden sonra CHP ile birlikte miting yaptı, biz CHP ile hiç ortak miting yapmadık. Böyle basit popülist ya da gününü kurtarmaya yönelik cümleleri ben çok ciddiye almıyorum.

Başkanlığa giden yolda Saadet Partisi’nin eğilimi ve ittifaka bakışı nedir?

Bize diyorlar ki Saadet Partisi kimin yanında yer alırsa o kazanacak; değil, kim Saadet Partisi’nin yanında yer alırsa o kazanacak ve önümüzdeki süreçte hepimiz yaşayacağız. Saadet Partisi, Ak Parti’den de oy alacak, CHP’den de oy alacak, HDP’den de oy alacak, BBP’den de oy alacak, her taraftan oy alacak yani. Çünkü insanlar artık bıktı bu mahalle kavgasından. İnsanlar artık gergin hareket etmek istemiyorlar, insanlar yarına dair endişe taşımak istemiyorlar, insanlar makul bir ses duymak istiyorlar ve bundan dolayıdır ki son dönemlerde genel başkanımıza olan, Saadet Partimize olan teveccühün ana nedeni bu makul ses ve aradıkları şeyi bizde görmeleridir. Bundan dolayı ittifakların erkence konuşulduğu bu süreçte herkes sadece partisini, ülkeden daha öncelediği için kendi yanında durmayan herkese taktığı bir dönem olabilir, biz buna alışığız. Biz öyle baskılarla, tehditlerle ya da iftiralarla hizaya girecek bir parti değiliz. Biz 50 yıl önce ilkeleri doğrultusunda hizaya girmiş bir partiyiz; bu hizadan da asla ayrılmayız. Biz bu ülkede istiyoruz ki CHP’lisi ile MHP’lisi ile AKP’lisi ile hiç fark etmez bu ülkede yaşayan 80 milyon insanın bu ülkede yaşamaktan lezzet alacağı bir Türkiye kurgulayalım. Bu da kavga ederek olmaz, kamplaştırarak olmaz, kucaklaşarak olur. Bizim siyaset anlayışımızın merkezinde asla kutuplaştırma yok, asla kavga yok ve mutlaka kucaklaşma var. Bir gün erkenden iktidara geleceğiz diye asla ilkelerimizden taviz vermeyiz, biliriz ki onlardan taviz vermek ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür.

Fatih Erbakan?

Fatih Erbakan Milli Görüşün ilk kurucusu, Necmettin Erbakan hocamızın evladı. Bizler de Milli Görüşçü olarak, Erbakan Hocamızın evladına gösterilmesi gereken saygı sevgi ve muhabbetti göstermişizdir. Bu konuda asla kusur etmemişizdir ve o çerçevede herkes kendinden sorumlu. Sonuçta herkes de o çerçevede hareket ediyor.  Bunun ötesinde basına yansıyan veya var olan hadiseler üzerinden Fatih Bey’in isminin önünde veya arkasında olumlu, olumsuz bir cümle kurmam uygun olmaz. Yaşanan hadiseler var, yaşanmış olanlar var ve hala yaşanan olaylar var. Ama biz bütün bu olaylar yaşanırken Erbakan Hocamızın evladına gösterilmesi gereken nezaketi hep göstermişizdir, bundan sonra da göstermeye devam ederiz.

Saadet Partisi’nin sınır ötesi operasyonlara bakışı nedir?

Mehmetçiğimiz Afrin’de ve bu ülkede yaşayan herkesin her insanın duaları yanlarında, bunun tersine bir cümle kullanmamız mümkün değil. Ama şunu eklemek zorunda hissediyorum kendimi. Sayın Cumhurbaşkanımız ve Sayın Başbakanımız Afrin meselesi gündeme geldiğinde hep şu cümleyi tekrarladılar: Biz Afrin’e keyfi girmiyoruz, girmek zorundayız. Çünkü bizi orada tehdit eden şartlar var. Ben de Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı olarak şu soruyu sormak istiyorum, iyi de neden mecbur kaldık. Şimdi mecbur kaldığımızı söyleyen ile mecbur kalmamıza neden olan hataları yapan aynı iktidar olursa ben hesap sorma durumunda kalırım. Marifet Afrin’e girmek değil, marifet Afrin’e girme mecburiyetinde kalmayacak politikaları zamanında üretmektir. Şimdi Türkiye’de şöyle bir hadise var, özellikle iktidar partisi mensupları sonucu konuşurken sebebe hiç yanaşmıyorlar. Şunu bilelim ki eğer bir konu konuşulurken sadece sonuç konuşuluyorsa orda bir sahtekârlık vardır. Dün atlanarak sadece bugün konuşuluyorsa orada bir yanıltma vardır. Kukla konuşulurken kuklacı konuşulmuyorsa orada bir yönlendirme vardır. Sonucu konuşacağız ama sebebiyle beraber konuşacağız, bugünü konuşacağız ama dünle beraber konuşacağız, kuklayı konuşacağız ama kuklacıyla beraber konuşacağız. Böyle yapmıyorsak burada art niyet vardır, insanları farklı yöne kanalize etme niyeti vardır.

Sayın Cumhurbaşkanımızın bir sözünde kullandığı bir tabiri kullanayım, PKK bir kukladır. Ben de inanıyorum ki kukladır, FETÖ evet inanıyorum ki bir kukladır ve biz bu kuklalarla mücadele ediyoruz. Kuklacı kim; Amerika. Amerika ile neden mücadele edemiyoruz? Kuklacı kim; İsrail. Neden İsrail ile mücadele edemiyoruz? Sen kuklacıyla mücadele etmedikten sonra kuklayla uğraşman komik bir hadiseden ibarettir. Senin gözünün içine baka baka seni bölmeye çalışan terör örgütüne silah veren Amerika’yla hala sakınarak konuşurken kuklayla üst perdeden konuşmuşsun bir anlam ifade etmez. 

Bana sen diyorsun ki Afrin’e girmek zorunda kaldık, doğru ama Afrin’e girmek zorunda kalmamızın nedeni senin 15 yıllık yanlış dış politikan. 15 yıldır dış politikada yapmış olduğun hataları, atmış olduğun yanlış adımları telafi etmek için böylesine bir sürece girmek zorunda kaldık. Yani Ortadoğu’da, Irak, Suriye, Esad ve bin tane başlık sayarız, hepsinde en önemli yanlışlık şuydu; Türkiye sadece dış politikada değil, esasında hiçbir konuda oyun kuramadı. Zaten iktidar partisinin en büyük hatası neydi diye bana sorulsa ben bunu üç maddede özetlerim diye düşünüyorum.

Ak Parti, iktidara geldiğinden beri hiçbir konuda oyun kuramadı, hep başkasının kurduğu oyuna girdi. Suriye meselesinde başkasının kurduğu oyuna girdi, kaybettik. Çözüm sürecinde başkasının kurduğu oyuna girdi, kaybettik. Ergenekon konusunda başkasının kurduğu oyuna girdi, kaybettik. Ekonomide hakeza, eğitimde hakeza. İkincisi tarım ve hayvancılıkta güçlü olmayan bir ülke güçlü bir ülke olamaz, bundan sonra en büyük yatırımı yine tarıma ve hayvancılığa yapacağız, eyvallah. Cumhurbaşkanımız bunları konuşurken aynı gün 14 tane şeker fabrikasının satışa çıkarılacağı açıklandı, şimdi hangisini baz alacağız? 14 tane şeker fabrikasını satışa çıkartmayı böyle kesin kez ortaya koyan iktidarı mı yoksa Cumhurbaşkanımızın o sarayda çiftçilerle yaptığı konuşmayı mı baza alacağız?

15 yıldır atılan her adımı atarken de oy devşirdiler, vazgeçerken de oy devşirdiler, ama millet bundan yoruldu artık bunu taşıyamıyor ve üzülerek söylüyorum atılan her adım yanlış olduğu ortaya çıktıktan sonra bunun bedelini ne Cumhurbaşkanımız ödedi, ne Ak Partililer ödedi, hep millet ödedi. Ama millet artık bedel ödemek istemiyor ve bunun da emareleri Türkiye’nin her yerinde görülmeye başladı şu anda. Biz sonuçta oluşan duruma karşı bir tavır takınmıyoruz, bu mecburiyet ama bu sonuca bizi mahkûm eden politikanın sahipleri de hesap vermeli. Şu anda kaç tane Mehmetçiğimizi şehit verdik. Yazık günah değil mi?

Enteresan bir durum var burada şimdi daha farklı bir şey daha söyleyeyim. Askeri bir harekât olduğu halde Afrin ile ilgili atılan her adımı Ak Parti kurmayları her kongrede konuşuyorlar. Bütün Türkiye sanki belgesel sanki film.. Bütün siyasi partilerin ve siyasi seçmenlerin bilmesi gereken bir konuyu konuşmuyorsun ama askeriyenin dışında kimsenin bilmemesi gereken bilgileri de kongrede konuşuyorsun. Böylesine akıl tutulması yaşandığı bir süreçten geçiyoruz.

15 Temmuz sonrası Erbakan’ın kıymetinin anlaşıldığı ortaya çıktı. Bunun neticesinde Saadet Partili ya da Milli Görüşçü değil, Erbakancı bir kitle oluştu. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

“Ya biz Erbakan Hocaya çok yanlış yapmışız” sözünü çok duymak bazen sevindiriyor bazen de korkutuyor beni. Çünkü Türkiye’ye bugün lazım olan şey Erbakan Hocanın konuşulması değil, Türkiye’ye lazım olan şey Erbakan Hocanın fikirlerinin uygulanması. Konuşanlara baktığımız zaman ben Erbakan Hocanın bu kadar haklı çıkması karşılığında artık hocanın göstermiş olduğu ilkelerle, tavsiyelerle, fikirlerle hareket edelim duruşu göremiyorum yani.

Ve burada tırnak içinde söylüyorum bir kesim için Erbakan Hocanın ismini istismar etme mantığı var. Şunu da ifade etmem gerekir ki bir kişiye Erbakan Hocayı istismar etmek çirkinlik olarak yeter de artar bile. Bu anlamda Erbakan Hocamızın özellikle bu kadar yıl aradan geçtikten sonra haklılığının ortaya çıkması sevindiren bir durum. Ama önemli olan hocanın haklı olduğunu söylemek değil onu haklı kılan fikrin yanında mücadele etmek.

Ak Parti tabanında Milli Görüş geleneğine tekrar yönelme gibi bir durum söz konusu mu sizce? Yani gömleği tekrar mı giyiyorlar?

Milli Görüşü biz hiçbir zaman bir gömlek olarak görmediğimiz için görmek olarak görenler o mantıkla bakabilirler. Ama hocamızın bu kadar konuşulmasına sevindiğim boyutlar var, rahatsız olduğum boyutlar var. Sevindiğim boyutlar dediğim boyut, gerçekten Türkiye’de düşünen bir grup insanın Erbakan Hocanın haklılığını sindirecek şekilde kabulleniyor olması ve bu da Saadet Partisine oy olarak dönüyor, tavır olarak dönüyor. Bu dediğiniz doğru Türkiye’de şu anda özellikle 5-6 yıldır yaşanan hadiseler Erbakan Hocaya olan bakışı olumlu anlamda zirveye çıkarttı. İnsanlarda bundan etkileniyor. Ama bir grup da toplumun bu ilgisini oya dönüştürme çabasıyla hiç inanmadığı şeyleri konuşuyorlar ki bundan da biz işin gerçeği rahatsızız. Ve bu rahatsız olduğumuz kitlede bilsin ki günlük olarak Erbakan Hocanın isminden faydalanma çabaları hiçbir işe yaramayacak. Ve yine söylüyorum bu da onlara çirkinlik olarak yeter.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Şunu son olarak ifade etmek isterim ki gerçekten Türkiye olarak, ülke olarak bekli de son yüzyılın en kritik sürecinden geçiyoruz. Bu sürecide atlatmanın yolu birbirimize karşı daha anlayışlı olmak. Yani modern tabir ile empati kurmak ve birbirimizi dinlemek. Türkiye şöyle bir hale geldi kimse kimseyi beğenmiyor, kimse kimseyi dinlemiyor, kimse kimseye güvenmiyor. Siyaseti, partiye mensubiyet duygusunu bir takım tutma duygusundan daha öte bir noktaya taşıdığımız zaman inanıyorum ki ne kadar büyük sıkıntılarımız olursa olsun bir araya geldiğimizde, konuştuğumuzda ben Türkiye’yi güzel günlerin beklediğine inanıyorum inşallah. Ve bizde o duruşumuzu sabırla ve samimiyetle bu güne kadar taşıdığımız için Türkiye genelinde bu anlamda ciddi bir teveccüh oluştu. Ve teveccüh çerçevesinde de inanıyorum ki önümüzdeki günlerde Saadet Partisi açısından, ülke açısından güzel şeyler olacaktır.

ETİKETLER
Ankara Gölbaşı Mesut Doğan Saadet Partisi Kahverengi Koltuk Nisa Sayar
Advert
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
• Yeni Sayımızı Okudunuz Mu?x
Advert